Güney Afrika’da geçen bir sene ve izlenimler

Tarihler Ağustos 2004′ü gösterdiğinde İstanbul’daki işyerini satmış, stresten uzak bir yaşam ve yepyeni bir yaşam kurmak amacıyla Güney Afrika‘ya gitme kararı almıştık. Daha doğrusu babam almıştı, ben de Amerika’dan yeni dönmüş, İngilizce bilen, iş mevzuatına hakim yardımcı (bir nevi rehber) olarak takımda yerimi almıştım.

Genelde ilk sorulanlar “Neden Afrika?” gibi şaşkın ifadeli sorular oluyor. Fakat bunun sebeplerini uzun uzun anlatmaktansa, daha çok kaldığım süre içerisinde ülke hakkındaki izlenimlerimi paylaşmayı istiyorum. Ama sebebini tek cümlede özetlemek gerekirse; vize uygulaması olmaması, yatırım yapacaklara teşvik imkanları sağlanması ve daha önceden orada iş kurmuş olan Türklerin varlığı en geçerli sebeplerdi.

Evet, tarihini hatırlayamadığım sıcak bir Ağustos günü Atatürk Havalimanı’nda elimizde Emirates’in İstanbul-Dubai-Johannesburg biletleriyle hazırdık. Şirketle ilgili satış işlerini bitirmiş, alacaklıların paralarını ödemiş, G.Afrika Konsolosluğuyla konuşup anlaşmış ve işlerin o inanılmaz stresini arkada bırakmış olmanın verdiği rahatlıkla yola çıkmıştık.

Herşey çok güzeldi de, işin enteresan tarafı, cebimizde bağlantı olarak sadece konsolosluğun verdiği ancak iş kurma aşamasına geldiğimizde kontağa geçilecek makamların listesi ve şahsen tanımadığımız birkaç Türk’ün numaraları vardı. Hiç kimseyi tanımıyorduk ve daha önce gitmediğimiz, hakkında internette araştırdıklarımızdan fazlasını bilmediğimiz bir yere uçuyorduk. Peki, bu deli cesaretini nereden bulmuştuk? Onu bende bilmiyorum.. Belki Karadenizli olmamızın etkisi vardır.

Güney Afrika da neyin nesidir? Nerededir, kimler yaşar?
Güney Afrika Cumhuriyeti, devasa Afrika kıtasının en güneyinde yer alan eski bir İngiliz sömürge devletidir. Aslında ismini İngilizlerle anmak yerine, onlardan çok daha önce bölgeye gelmiş olan şimdilerde Afrikaans diye anılan Boerler yani Hollandalı maceraperestler ve yerli Afrika kabilelerini saysak çok daha doğru olur. Zira şu anda orada bulunan ve nüfusun %15′inden fazlasını oluşturanlar İngiliz değil, Afrikaanslardır. Geri kalan %80′i siyah yerliler, %5′i müslüman Hintliler ve diğerleri oluşturmaktadır.

Afrikaansları yerlilerden daha önce belirtmemin nedeni, Apartheid‘ın sona erdiği 1994 yılına kadar beyazların üke yönetimi başta olmak üzere her alanda üstün tutulmalarıydı. Afrikaanslar (o zamanki isimleriyle Boerler) Güney Afrika bölgelerine yüzyıllar önce göç etmişler, yerli kabilelerle çok ciddi savaşlara girmeden uzun süre yaşamışlardı. Fakat 1880′lere gelindiğinde (özellikle Johannesburg bölgelerinde) altının bulunmasıyla zamanın sömürgeci, üzerinde güneş batmayan Britanya İmparatorluğu gözlerini buraya çevirmiş ve bölgeye gelmişti. Bunun üzerine Boerler ve Zulular başta olmak üzere tüm halklar İngilizlere karşı savaşmıştı. Fakat nihai sonuç olarak bölge tamamen İngiliz himayesine girmiş, sonradan oluşturulan hükümet ise oldukça ırkçı bir yönetim sürdürmüştü.

Şu an ülkede sayıları azımsanmayacak kadar fazla ve her konumda etkin olan müslüman Hintlilerin o zamanlarda buraya İngiliz Hint devletinden köle ağası olarak getirildikleri anlatılır. Günümüzde Hintliler iş hayatında, resmi kurumlarda ve devlet yönetiminde etkili konumdadırlar. Ayaklanmalar ve İngiltere’nin bölgeden çekilmesinin ardından beyazların birçoğunun malvarlıklarını toplayarak anavatanlarına geri döndükleri, çiftliklerde kölelerin başında yönetici durumunda bulunan Hintlilerin ise geriye kalan mallara sahip oldukları, bu nedenle şu an bu kadar varlıklı oldukları anlatılır. (Bunlar kesin olmayıp, bizzat benim çeşitli insanlardan duyduğum rivayetlerdir.)

Ama bana soracak olursanız, bu tam anlamıyla gerçeği yansıtmıyor. Daha gerçekçi bir yaklaşımla, beyazların maden gibi sabit kaynaklara yönelmeleri, siyahların ise inanılmaz şekilde izole edilmelerinin sonucunda ortaya çıkan üretim sektöründeki boşlukları Hintliler kapatmışlardır. Başta tekstil olmak üzere birçok sektörde Batı’dan çok ileride olan Hindistan’ın, ülkeye Avrupa’dan çok daha yakın olmasının verdiği avantajla sahip oldukları tüm üretim kabiliyet ve ticari becerilerini buraya taşımışlar. Ve yakından tanıyanların bileceği gibi, Hintliler (özellikle müslüman kesim) aza tamah eden, para yönetimi ve pazarlık konusunda çok becerikli insanlardır. Ben de gayet yakından tanımış oldum zira iş yaptığım süre boyunca bütün alım-satımı Hintlilerle bizzat yüz yüze yaptım.

Pek tabi ki ülkenin asıl sahibi yerlileri atlamayacağım. Zira 1600′lü yıllardan beri hakları gasp edilen insanlar onlardır. Fakat Güney Afrika’da tek bir soy veya kabilenin etkin olduğunu söylemek yanlış olur. Ülkede başlıcaları ve en büyükleri olan Zulu kabilesi dışında, Xhosa, Pedi, Tswana, Sotho, Venda, Khosian, Hottentot gibi birçok kabile yaşamaktadır. Beyazların gelmeye başladığı 1650 yıllarından itibaren uyum içinde yaşadıkları topraklar, Boerlerin daha fazla yayılmacı politika izlemesi ve özellikle 1880′lerde İngilizlerin bölgeye gelmesiyle bitmek tükenmek bilmeyen çatışmalara tanık olmuştur. Zaman içinde İngilizler ve Afrikaans beyazların oluşturduğu hükümet Apartheid denilen “Avrupalı milletlerin diğerlerinden ayrılması” sistemini uygulamaya başlamışlar, siyahlar önceden belirlenmiş bölgelerde yaşamaya hapsedilmişlerdir. Bu ırkçı yönetim her türlü ayaklanmaya ve isyana rağmen onlarca yıl sürmüş, (artan inanılmaz uluslararası baskılar sonucu) 1994′te ülke yönetiminin Nelson Mandela’ya bırakılmasıyla sona ermiştir. Bu süre zarfında siyahlar tam olarak kullanılmış, hiçbir eğitim ve vatandaşlık haklarından yararlanamamıştır.

Dünyanın en büyük elmas ve altın zenginliklerine sahip olan ülkelerinde beyazların madenlerinde çalışmak zorunda kalmışlardır. Beyazların yaşadığı yerleşim birimlerine siyahların gündüz saatleri dışında girmeleri yasaklanmış, sadece evlerin hizmetçilerinin buralarda kalmasına izin verilmişti. Hatta akşam 17:00′den sonra bölgede görülen bir siyahın vurulmasının gayet normal karşılandığı ve suç kapsamına girmediği anlatılır.

Nelson Mandela‘nın sayesinde siyahlar özgürlüklerine ve ortak yaşam ideallerine ancak 1994′te kavuşabilmiştir. Bunun doğal getirisi olarak Mandela şu an siyahlar arasında bir kurtarıcı olarak anılmaktadır. Bu arada belirtmek gerekir ki; Nobel ödüllü barış savaşçısı Mandela, 1960′larda Güney Afrika’daki silahlı, eli kanlı bir örgütü yönetmekteydi. Hatta sürgünde bulunduğu diğer Afrika ülkelerinden oluşumu idare etmeye devam etmiş, birçok terörist saldırı diyebileceğimiz eylemlerin emrini vermiştir.

Son zamanlardaki bu güzel gelişmelere rağmen halkın genelinde yoksulluk derecesi inanılmaz boyutlardadır. Apartheid sonrası şehirler çok fazla göç almış, çarpık yapılaşma almış başını gitmiş. İş imkanı amacıyla akın edilen yerler şimdi işsiz binlerce siyahi gençle dolmuş. Çünkü siyahlara haklarını iade eden beyazlar, devir teslimin hemen ardından sistemli bir şekilde yavaş yavaş şehir merkezlerinden uzaklaşmış, sadece beyazların oturduğu bölgeler oluşturmuşlardır. Aynı bizdeki bazı zengin muhitlerine benzeyen bu oluşumlarda bir siyah olarak yer almanız ekonomik olarak neredeyse imkansızdır. Ülkede orta tabaka diye birşey olmadığı için ancak zengin bir siyah ailesiyseniz (ki bu çok nadir) orta boyutta bir ev alabilirsiniz. Beyazlar buralarda kendi alışveriş merkezlerini, okullarını kurmuş, başlı başına bir yaşam alanı oluşturmuşlar.

Yani olayı kısaca özetleyecek olursak beyazlar ülkeyi siyahlara zorla olsa da devretmişler, fakat bunun intikamını siyahları ekonomik olarak tecrit ederek almışlardır. Ülkenin hemen her sanayi kuruluşu beyazların veya diğer siyah olmayan insanların elindedir. Yüzyıllar boyunca süregelen ırkçılığın yanında Güney Afrika aslen Afrika kıtasının en büyük ekonomisidir. Gelişmiş bir silah sanayine sahip olmakla birlikte, otomotivde de ciddi ihracat yapan bir seviyededir. Yeraltı kaynakları konusunu söylemeye bile gerek görmüyorum zira dünyanın en büyük altın yatakları ve elmas madenlerine sahiptir. Johannesburg’da dolaşırken hemen her yerde karşınıza çıkan devasa sarı renkteki tepeler eski altın madeni kalıntılarıdır. Küçük bir uçakla üzerinden uçma şansınız olursa şehrin nasıl ay yüzeyi gibi kraterlerle kaplı olduğunu görebilirsiniz.

Burada konuşulan diller de aynı ülkenin demografik yapısı gibi çok çeşitlidir. Anayasada tam 11 adet resmi dil vardır. Bunlar sırasıyla, İngilizce, Afrikaans, isiZulu, isiXhosa, isiNdebele, Sepedi, Setswana, Sesotho, siSwati, Tshivenda, Xitsonga‘dır. Bu arada Afrikaans aslında birebir Flemenkçe ile aynı dildir. İngilizce ve Afrikaans dışındaki diğer diller aynı zamanda tüm Afrika’da 100 milyondan fazla insanın konuştuğu Bantu dil ailesinden gelmektedir. Ama ülkede yaşamınızı sürdürmek istiyorsanız sadece İngilizce bilmeniz yeterlidir, yanında bir de Afrikaans konuşsanız sizden iyisi yoktur.

Dışarıda insanların çoğu kendi aralarında ana dillerini konuşurlar, fakat herkes ortak dil İngilizce’yi de bilir. Beyazlar diğer nüfusa göre azınlıkta olmasına rağmen dilleri yaygın olarak kullanılır. Özellikle Johannesburg ve etrafındaki bölgeler Afrikaans isimlere sahiptir: Boksburg, Roodeport, Midrand, Heidelberg, Bronkhorstspruit, Brakpan bunlara örnek verilebilir. Ama Güney Afrika geneline bakarsak adlandırmaların 3 ana dilde hemen hemen eşit paylaştırıldığını görebiliriz: KwaZulu-Natal, Bloemfontein, Port Elizabeth, Limpopo, PietermaritzburgCape TownGauteng, East London gibi..

Yeri gelmişken ülkenin bölgesel yapısını da belirtelim. Güney Afrika Cumhuriyeti 11 bölgeye ayrılmıştır: Eastern Cape, Free State, Gauteng, KwaZulu-Natal, Limpopo, Mpumalanga, Northern Cape, North West, Western Cape. Ülkenin ilginç gelebilecek bir özelliği de dünyada 3 ayrı başkente sahip olan tek devlet olmasıdır. Bunlardan Cape Town, yasama başkenti, Bloemfontein adli başkent, Pretoria ise idari başkenttir. Fakat dünyada ve ülkemizde çoğu insan ülkenin en büyük kenti olan Johannesburg’u başkent zannetmektedir. (Aynı İstanbul ile Ankara’nın karıştırılması gibi..)

Biraz da benim yaşadığım yer olan Johannesburg’dan bahsedeyim. İnsanların daha çok Jo’burg kısaltmasıyla andıkları bu şehir dünyanın suç oranı en yüksek kentleri arasında ilk 10′da kendine rahatlıkla yer bulabilir. Ülke ekonomisinin kalbi sayılan kent, buna paralel olarak en kalabalık kent (yaklaşık 8 milyon) ünvanını da elinde bulundurur. Apartheid sonrası diğer bölgelerdeki siyahların ve Afrika kıtasından gelen diğer birçok siyahın da ilk adresi olduğu için, çok yoğun, bir o kadar da yoksul bir siyah nüfusa sahiptir. Bununla beraber ülkenin en zengin insanlarının oturduğu semtler de Jo’burg’dadır. Daha önceden bahsettiğim gibi beyazlarla siyahlar halen ayrı yerlerde oturmaktadırlar. Ve ekonomik uçurum gerçekten inanılmazdır, bunun sonucu olarak da suç oranı bazı bölgelerde polisin bile müdahale edemediği boyuttadır.

Beyazlar ABD’de bile eşine zor rastlayabileceğiniz güzellikte ve büyüklükte müstakil evlerde yaşarlar, evdeki her bireyin kendine ait arabası vardır. (Koca şehirde toplu taşıma sadece siyahların kullandığı eski püskü minibüslerden ibaret.) Yaşadıkları evlerin müstakil ve araziye yayılmış olmasının yanı sıra hemen hepsi 3 metre yükseliğinde taş duvarlarla çevrilmiş olup, bu duvarların üzerleri ise üzerinden 10.000 volt akım geçen elektrikli tellerle donatılmıştır. Birçok evin etrafında kapalı devre kamera sistemleri ve bahçelerinde ise harekete duyarlı lazer sensörler bulunmaktadır. Dışarı bakan camlarda demirlikler olduğunu belirtmeme gerek yok sanırım. Evlerine iç kısmına gelirsek, pencerelerde ve kapılarda dışarıdan hareket ettirildiğinde alarmı devreye sokacak sensörler vardır. Belirli odalarda ve hollerde harekete duyarlı sensörler ile duman sensörleri bulunur. Tüm bunların hepsi dışarıdan devre dışı bırakılamayacak tek bir alarm sistemine bağlıdır. (Kontrol paneli genelde yatak odanızdadır.) Hepsinden de önemlisi bu alarm sistemi daha önceden anlaştığınız özel bir güvenlik şirketi tarafından 7/24 izlenmektedir ve alarm durumunda kapınızda (en fazla 3-4 dakika içinde) makineli tüfeklerle donatılmış güvenlik elemanları belirir.

Bu önlemlerden sonra aklınızda ne gibi olası suçlar belirmekte kim bilir..

Boksburg‘da yaşadığım dönemde kaldığımız yer aynen böyle bir evdi. Kirası da hiç sandığınız gibi abartı bir rakam değil, 1,300 TL civarı bir şeydi. Toplamda 500 m2′ye yayılmış 5 oda, 1 büyük salon, 2 banyo, 2 araçlık garaj, büyük bir havuz ve hizmetçi için bahçede küçük bir oda.. Ve bu etraftaki tüm evler arasında orta tabaka sayılabilecek bir evdi.

Siyahlara gelirsek, bu bahsettiğim örnek evin içinden sadece bahçedeki hizmetçi odasını (20 m2) kafanızda canlandırın. İşte size sıradan bir siyahın evi. Tamam belki hepsi bu şekilde değil ama en az %70 kadarı aynen bu şartlarda yaşıyor. Çalışacak bir işi olanların ortalama haftalığı 100-150 Rand (yani 20-30 TL) civarında. Böyle bir yaşam standartında suç oranları açısından dünyada listelerde üst sıralarda yer almaları pek de şaşırtıcı değil. Şehirde bazı bölgeler var ki, bunlar beyaz olarak dolaşmanızın hiç de hayırlı sonuçlar doğurmayacağı mekanlardır. Bunların en başında Johannesburg şehir merkezi bulunuyor, yani bildiğiniz gökdelenlerin ve iş merkezlerinin bulunduğu yer. 70ler ve 80lerin sonlarına doğru artan suç oranı nedeniyle büyük şirketlerin ve kurumların terk ettiği binaların bulunduğu bu bölge tam bir hayalet kente dönüşmüş. Terkedilmiş binaların çoğunu şu an siyahlar işgal etmiş durumda (gökdelenlerin 30ncu katındaki camların açık olduğunu ve kuruması için çamaşır asıldığını gözünüzün önüne getirmeye çalışın)

Özellikle Hillbrow denilen bölgede bir beyaz olarak sokakta yürümeniz neredeyse imkansız. Tabi bir Türk olarak sizden bu uyarılara aldırış etmeniz beklenemez, zira biz (nedendir bilinmez) hiç aldırış etmedik. Her türlü semte gittik, sokakları yürüyerek dolaştık, Hint asıllıların bile binmeye cesaret edemediği (tam bir cahil merak ve cesaretiyle) siyah minibüslerinde seyahat ettik. Şimdi düşünüyorum da, gerçekten aklımızı yitirmiş olmalıydık. Bir seferinde yine böyle gökdelenlerin etrafında yolumu bulmaya çalışırken, elimdeki cep telefonuna odaklanmış yüzlerce kara gözü farketmiş ve oradan ancak bir taksi şöförüne (haftalık kazancı olan) 300 Rand vererek kaçmayı başarmıştım.

Şehrin merkezi bölgeleri böyleyken, kuş uçuşu yaklaşık 10 km ötede, ülkenin en lüks yerleşim yerlerinden Sandton ve Rosebank gibi semtlerle karşılaşabilirsiniz. Son derece yüksek güvenlik önlemleri arasında, muazzam güzellikte evleri, lüks araçları ve modern alışveriş merkezleriyle dolu semtler.. İki bölge arasındaki fark sadece 10 km değil, sanki 10.000 km sanabilirsiniz.

Johannesburg’un ve ülkenin diğer bölgelerindeki bu kötü yerleri göz önüne almadığımızı düşünelim, o zaman Güney Afrika gerçekten de harika bir ülke sayılır. Cape Town başta olmak üzere diğer kıyı kentleri harika yerlerdir. Bir tarafınızda Hint Okyanusu, diğer yanınızda Atlantik Okyanusu ve ikisinin birleştiği yer olan Ümit Burnu bulunur. Burası Afrika, ben vahşi doğayı göreceğim derseniz, her yerde Ulusal Parklar bulabilir, kuzeye gittiğinizde Kalahari Çölü’ne çıkabilirsiniz.

Ülkenin en büyük problemlerinden birisi hiç kuşkusuz AIDS hastalığıdır. Özellikle siyah nüfusta çok fazla derecede yaygındır. Resmi rakamlara göre 5,5 milyon HIV/AIDS’li bulunmaktadır ve bunların %10′unu çocuklar oluşturmaktadır. Köylerdeki ve bazı kırsal bölgelerdeki hasta sayısı bilinemediğinden bu rakam yaklaşık 9 milyon olarak tahmin edilmektedir. Toplam nüfusun 44 milyon olduğunu düşündüğümüz zaman bu inanılmaz bir orandır. Resmi kayıtlara göre, sadece 2006 yılında hastalık dolayısıyla tam 345,640 Güney Afrikalı hayatını kaybetmiştir.

Ayrıca beyazların her şeye rağmen oluşturdukları hayat tarzı birçok kültürün birbirine karışmış hali gibidir. Deniz ürünleri lokantaları, Afrikaanslara has ızgara lokantaları, İngilizlere has bira evleri, Yunan lokantaları ve tabi ki Hint mutfağının bir karışımı olan yemek kültürleri hoşunuza gidebilir.

Spor konusuna gelirsek, Güney Afrika’da futbol özellikle siyahlar arasında çok önemli yer tutar. Fakat İngiliz Milletler Topluluğu (Commonwealth) üyesi her ülke gibi burada da Rugby ve Cricket en çok rağbet edilen spor dallarıdır. Ülke 1995′de Apartheid sonrası ilk kez katılmasına izin verildiği Rugby Dünya Şampiyonasına ev sahipliği yapmış ve kupayı kazanmıştır. 2007′de ise Fransa’da düzenlenen Rugby Dünya Kupasında finalde İngiltere’yi yenerek tekrar şampiyon olmuştur. İlgilenenlerin bileceği gibi 2010 FIFA Dünya Kupası’na da Güney Afrika ev sahipliği yapacaktır.

Tüm bunların yanında hayat hiç de pahalı değildir. Eğer düzenli bir işiniz varsa, o bahsettiğim evlerden birinde oturmanız ve beyazlar gibi bir hayat sürmeniz olasılık dahilinde. Düzenli bir iş derken; bu ülkede biz Türkler gibi doğuştan ticari ruha sahip insanlar için iş kurmak, ticaret yapmak çok da zor değil. Ticari ruh derken aslında; Türklerdeki girişkenlik, üretime yatkınlık ile birlikte doğuştan gelen kısadan işi halletme, karşısındakini üç kağıda getirme gibi özellikleri de katalım. Dil problemini aşmışsanız, yapmak istediğiniz işe hakim ve bir miktarda sermayeniz varsa, önünüze Türkiye’deki gibi bir sürü engel çıkmaz. Hele bir de yatırım yapma pozisyonuna kadar gelmişseniz, yerel yönetimler teşvik bile verebilir.

Evet, Güney Afrika’nın bir özelliği de Türkiye’ye vize uygulamayan bir ülke olmasıdır. Yani gitmeden önce konsolosluğa başvurup (sadece Ankara’da var) vize beklemenize gerek yok. Biletinizi alıp gidebilir, pasaport kontrolü sırasında 2 aylığına verilen geçici vizeyle giriş yapabilirsiniz. Çalışma ve başka işlemler için izin almak düşündüğünüzden daha kolaydır. Ama bu kolaylıklar her zamanki gibi el altından para vermek yöntemiyle çok kolaydır. Malesef el değiştiren ülke yönetimi, ağırlıklı olarak siyah yöneticilerin eline geçen resmi kurumlardaki rüşvet ağını engelleyebilmekten çok uzak.

Vize alınmadan gidilebilen, böylesi serbest bir ülkede yaşayan Türklerin durumuna gelecek olursak, bana sorarsanız mümkün oldukça uzak durmanız gereken insanlardır. Şahsen bir sene boyunca her kesimden bir sürü Türkle tanıştım, fakat samimiyetimle söyleyebilirim 10 kişinin 4′ü ne kadar iyi ve güvenilirse, diğer 6’si o derece kötü niyetli ve dolandırıcı zihniyete sahipti. Birçoğu Türkiye’de vergi kaçakçılığı, adli problemler, askerlik gibi nedenlerden dolayı soluğu burada almışlar. Huylu huyundan vazgeçmez derler ya, onlar da geldikleri gibi bu başıboş ortamın avantajlarından faydalanmışlar. Düşünün mafyacılık oynayanları bile vardı! Ama tabi ki tek Türk onlar değildi, bazıları ise namusuyla işlerini kurmuş, ticaret yapmaya devam etmiş ve kendilerini o kötü güruhtan uzak tutmayı başarmış harika insanlardı. Cape Town’da dünyanın en büyük battaniye fabrikasını kuran bir Türk işadamı veya Johannesburg’da şehir merkezinden çok uzakta sessiz sakin bir yerde pizza dükkanı işleten Türk dostumuz gibi birçok örnek verilebilir.

Çok enteresandır, birkaç arkadaşımızın anlattığı ve benim de bizzat yaşadığım tecrübelere dayanaraktan, bizlere en çok yardım eden insanların Yunanlılar olduğunu söylemeliyim. Yunanlılar çok azınlıkta olmalarına rağmen, hemen hepsi çok varlıklı ve iş sahibi insanlar. Ayrıca ne zaman karşılaşsanız veya bir durum olsa yanınızda bulunurlar. Pizzacı arkadaşımın mal sahibi Yunanlı işadamıyla ve oturduğumuz bölgede camcılık yapan Yunanlı aileyle içtiğimiz kahveleri, koyu sohbetleri hayatım boyunca unutamam. Onların dışında bizlere bir o kadar yakın olan insanlar da Hintlilerdi. Daha önceden anlattığım gibi bunların tamamına yakını müslüman ve tamamen kendi kültürlerine göre giyinip, yaşıyorlar. Uzun sakalları, giydikleri beyaz entarileri, başlarındaki takkeleriyle gördüğünüzde kendinizi Hindistan sokaklarında hissedebilirsiniz. Özellikle Johannesburg’da Fordsburg bölgesinde bulunan Oriental Plaza denilen alışveriş merkezi adeta onların simgesi haline gelmiş. İçeride her türlü tekstil malzemesinden, helal restoranlara kadar her türlü dükkan bulunur. İlk bakışta yabancı bile görünseniz, içeri “as-salam alaykum brother” diyerek girer, Türk olduğunuzu belirtirseniz hemen sıcak bir muhabbet başlayabilir. Tekstil işiyle uğraştığımız için hemen her gün birebir muhattap olduğum ve her konuda yardımlarını gördüğüm bu insanları da unutmam mümkün değil.

Haziran 2005′e geldiğimizde ülkeden ayrılmaya karar vermiştik. Bunun nedenleri tamamen kendi problemlerimizden kaynaklanıyordu. Giderken bu ülkenin güzelliklerini görmüş, yaşamış olmaktan dolayı mutluydum, ama aslında gerçekten yaşanılacak bir yeri geride bırakmanın üzüntüsü daha baskındı. Belli olmaz bir gün yine geri dönebilirim. Bir İngiliz iş arkadaşımın bana hatırlattığı bir deyim var; “Africa gets under your skin / Afrika teninizin altına nüfuz eder” gerçekten de ediyor; Afrika’ya duyduğum ilgi ve sevgiyi diğerlerine duyuyorum diyemem 🙂

Sawubona Afrika!