Sıradışı bir askerlik

2016 Güncelleme notu:
Yazı 2008’de yazıldığı için bahsettiğim ayrıntılar/şartlar kısmen değişmiş olabilir. Biraz uzun ve ayrıntılıdır, o nedenle Kara Kuvvetleri Destek Kıtaları için bakanlar orta kısımlarda, Belçika kısmı için bakanlar direkt son kısımlara atlayabilirler.

Birkaç blog yazarı arkadaşın art arda askere gittiğini ve ilk “askerlik anılarını” yazdığını görünce ben de -birçok kişiye ilginç gelen- kendi askerliğimden bahsetmek istedim. Ayrıca tam Güney Afrika dönüşüme denk gelmesi nedeniyle bir önceki yazımın devamı niteliği de bulunuyor.

1980 doğumlu olmam nedeniyle askere normalde 2000 yılı Şubat ayında gitmem gerekirken, 3 senelik tecil hakkımı kullanmış ve Amerika’ya gitmek için erteletmiştim. Daha sonraları sürekli yurtdışında olmam ve işlerden kafamı kaldıramamam yüzünden askerlik işlemleriyle 2005 yılına kadar hiç ilgilenmemiştim. Ağustos 2005′te geri döndüğümde ise eve yoklama belgeleri ve bakaya kaldığımı belirten bildiri geldiğini gördüm. Yoklama kaçağı olduğumu öğrenince biraz endişelenmiş ve farklı bir muameleye uğrarım korkusuyla da askerlik şubesine gitmeye çekinmiştim. Ama daha sonra birgün sokaktan gelen o meşhur rahatsız edici asker uğurlama kornalarını duyunca, yeni tertiplerin askere gittiğini anlayıp hemen ertesi gün şubeye gittim. 1985/3 tertipler askere alınıyordu.

Gider gitmez hemen şube başkanı olan albayın karşısına çıktım, kısaca neden yoklamalara gelemediğimi ve askere gitmek istediğimi anlattım. Anlayışla karşıladı, ama derhal belgelerimin hazırlanmasını söyledi ve benden 2 gün içinde birliğimde olmamı istedi. 24 Ağustos 2005′teydik, hava sıcaktı, ben macera dolu Afrika’dan döneli 20 gün olmuştu. Elime tutuşturdukları zarfta Dağ Komando Okulu ve Eğitim Merkez Komutanlığı – Eğirdir, ISPARTA yazıyordu. Bana zarfı uzatan memur yüzünde alaycı bir gülümsemeyle “al bakalım koçum, komando oldun” diyordu. Onun sırıtmasına bir anlam veremezken, aslında çok sevinçliydim. Çünkü askerliğimi bir an önce yapmak için hevesim vardı, ayrıca olacaksam bir geri hizmet birliğinde değil, aktif hareket eden bir birlikte yer almak istiyordum. Bunun içinde en güzel adres bir komando eğitim tümeniydi. (Böyle konuştuğumda ise çoğu kişi “Gidince görürsün.. Alırlar havanı.. Deli misin oğlum?” gibi karşılıklar veriyorlardı. Ülkem için her şeyi göze alıyor olmamın neden böyle garipsendiğini hala anlamış değilim ya, neyse)

26 Ağustos’ta Eğirdir Dağ Komando Okulunun kapısından girdiğim andan itibaren bambaşka bir dünyaya adım attığımı biliyordum. Ancak askere gidenlerin bileceği o yabancılık hissiyatı, nerede olduğundan emin olamama duygusu, ilk gece tanımadığın bir sürü insanla aynı koğuşta kalmanın yarattığı garip durumları bende birebir yaşadım. Ama teslim olmadan önce kendimi buna hazırlamıştım. Uzun dönem (15 ay) gidiyordum, kendimden 5 yaş küçüklerle askerlik yapacaktım. Tüm bunları uzun uzun düşünmüştüm.

Eğirdir Dağ Komando Okulu ve Merkez Komutanlığı aslında iki bölgeden oluşuyor. Isparta merkezde bulunan er eğitim birliği dışında herşey benim de teslim olduğum Eğirdir ilçesinde yer alıyor. Burası Eğirdir Gölü’nün hemen yanında kurulmuş, hem asker hem de asteğmen yetiştiren ve tartışmasız Türkiye’nin en zor temel askerlik eğitimi verilen birliği. Subay, astsubaylar ve yabancı ülke subayları dağcılık brövesi almak için eğitime buraya geliyorlar. Hatta benim bulunduğum tarihte Pakistan ordusu subaylarından oluşan bir birliğe de eğitim veriliyordu.

Normal er eğitim süresi çoğu yerde 30 gün iken, komando çavuşlar için bu süre tam 3 ay. Bu süre içerisinde tartışmasız her sabah 05:00′de kalkıp, traş olduktan hemen sonra silahlarımızı ve tehçizatımızı almaya gider, daha sonra kahvaltı eder, saat 07:00′ye geldiğinde ise eğitim için tepelere tırmanmaya başlardık. 3 ay boyunca değişik çeşitte silahlarla eğitim, hayatı idame, saldırı-savunma taktikleri, pusu kurma, halatla sarkma, helikopterli harekat gibi bir komandonun bilmesi gereken onlarca konu hakkında sıkı bir eğitimden geçirildik. Tüm bu eğitimler sürerken daha önceden endişe ettiğim sıkıntıların hiçbirini çekmedim. Çok kısa sürede diğer askerlerle kaynaşmıştım. Tabii bu kaynaşma, hepimizin bu eğitimden sonra nereye gideceğimizi bilmemiz nedeniyle bir nevi kader arkadaşlığı gibiydi. Korktuğum gibi yaşımın diğerlerinden büyük olmasının ortaya çıkarabileceği sürtüşmeler, bakaya kalmış olmamın yaratabileceği sorunlar veya komutanların kötü davranışlarına maruz kalma gibi olayların hiçbiri olmadı. Bunun yanında yaş büyüklüğünün verdiği olgun davranışlar nedeniyle içinde bulunduğum takımın kıdemlisi seçildim. Bilgisayar kullanmayı iyi bilen biri olarak komutanların ve tüm tugay yazıcılarının hepsinin aradığı bir isimdim. Görevli asteğmenler ise duyum almış olacaklar ki, biz yatakhanemize giderken ‘şu İngilizce konuşan çocuk nerede?’ diye sürekli bir arayış içindeydiler. Hiçbir zaman emellerine ulaşamadılar 🙂

Şu askerliğini yapmış herkesin anlattığı “dayak” olayına gelecek olursak, evet artık çok azalmış olsa da, orduda dayak var. Ama hak etmeyene yok. Bunu tüm samimiyetimle söylüyorum, 15 ay boyunca 4 farklı birlikte belki 100′den fazla komutanın emri altına girdim, ne bir tokat yedim, ne de kişisel bir hakaret işittim. Ama bu konuda biraz şanslı olduğumu söyleyebiliriz, çünkü bazı durumlarda toplu olarak cezalandırılırsınız. Bulunduğunuz gruptan birisi bir şey yapar, tüm gruptakilere sıradan birer tokat atılabilir veya grup halinde yerlerde süründürülebilirsiniz. Bu toplu cezalandırmalarda, sürünme harici bir şeye denk gelmedim. Bu aslında size “aranızdaki çürükleri kendiniz ayıklayın” mesajıdır ve çoğu durumda işe yarar.

Dayağı hak eden yiyor söylemime katılmayan birçok kişi olacaktır, belki de haklılardır (çok kez haksız yere laf işitip, dayak yiyen insanlar duyduk) ama ben hiç görmedim. Mesela bir örnek vereyim; her zamanki gibi kahvaltı sonrası tüm tehçizat giyilmiş, tüm silahlar ve tabur personeli hazır ol vaziyetinde yoklama alınması ve komando andı okunması bekleniyor. 750 kişiden fazla olmasına rağmen mutlak bir sessizliğin hakim olduğu bu ortamda, bölük komutanları gelir, yoklamaları alır, sonra hepsi birlikte tabur komutanına tekmil verirler. Şimdi benim yerime geçin, 1nci Komando Takımı kıdemlisi olarak en öndesiniz, yanınızda takım komutanı uzman çavuş ve astsubayınız bulunuyor. Ama arka taraflardaki bir arkadaşınız yere çökmüş tüm yoklama sırasında gazetenin “iddaa” ekinden maç tahmini yapıyor. Bu durumda, diğer komutanların ayrılmasından hemen sonra, takım komutanımız olan astsubayımızın o arkadaşımıza komandolara özgü bir uçan tekmeyle yaklaşmasını haklı bulur muydunuz? Ben bulmuştum. Düşünün, taburun en sakin ve en iyi komutanını o kadar sinirlendirebilecek bir hareketti. (çok ufak bir örnek)

Bilenler bilir, birçok er eğitim birliğinde nitelikli asker seçmeleri vardır. Daha doğrusu meslek bilen askerler Ankara’dan gelen bir rütbeli heyeti tarafından seçmeye alınırlar. Ama bu çoğunlukla hizmet görevleri içindir. Elektronikçiden berbere, inşaat kalfalarından garsona kadar işini iyi bilenler ayrılır, aralarından seçilenler usta birliğinde orduevlerine veya diğer birliklere mesleğiyle ilgili alanda hizmet vermek üzere gönderilirler. Beni de bilgisayar bilenler arasına seçmiş, formlar doldurtmuşlardı. Ama o kadar; daha sonra bir haber alamadık. Çok da önemsemedim, zaten ben de herkes gibi Güneydoğu’ya gitmek istiyordum. Fakat bir gün takım komutanımız benim yurtdışında bulunduğumu öğrenmiş olacak ki, İngilizceyi iyi bilip bilmediğimi sordu. İlk başta herhalde bir tanıdığının tezi için yardım isteyecek diye düşünmüştüm. Ama bana İngilizce seviye tespit sınavlarından ve Afganistan, Kosova gibi yerlere gönderilme şansından bahsetti. O ana kadar Güneydoğu dışında hiçbir yere gitmek istemiyordum, ama Barış Gücü‘nde askerlik yapabilmek eskiden beri düşündüğüm bir şeydi. Kendisi de Afganistan’daki Türk Birliği’nde bulunmuş olan komutanım detayları anlatmaya başladı. Yabancı dil konuşan bir asker olarak, dışarıdaki birliklerde ülkeyi temsil etmenin orduya belki de güneydoğuda silah başında olmaktan daha yararlı olacağı konusunda beni ikna etti. Hemen ertesi hafta sınavlara girdim, en fazla 100 sorunun olduğu 4 sayfalık seçenekli bir testi. Gayet kolay gelmişti, ama görevli subay biraz asabiydi ve bitirir bitirmez kağıtları aldı ve gitti.

1,5 ay geçmişti, ağır komando eğitiminin bitimindeki “dönem sonu tatbikatı” uygulanıyordu. 48 saattir Isparta’nın dağlarında tam tehçizat dolaşıyor ve önceden öğretilen taktiklerin hepsini uyguluyorduk. Birçoğumuz için muhteşem ve oldukça zor bir deneyimdi. Yaklaşık 40 kg’ya varan sırt çantalarımız, G3 piyade tüfeklerimiz, bazılarımızda ağır makineli tüfekler, havan topları, (boş) lav silahları, roketatarlar neredeyse hiç durmadan yaklaşık 50 km yürüdük. Pusuya düşürüldük, gece kamp kurduğumuz yerlere başka birlikler tarafından ani baskınlar düzenlendi, gündüz arama-taramalar ve gözetleme eğitimleri uygulandı. Hele gece dondurucu soğukta uykusuz bir şekilde tetikte beklemek yok mu..

Aslında herkesi heyecanlandıran şey tatbikat sonunda usta birliği için nereye düştüğümüzün açıklanacak olmasıydı. Ve sonunda beklenen an, tatbikatın bittiği -bizimde bittiğimiz- gün, öğlen yemeği sırasında geldi. Tugaydan ciple gelen istihbarat yüzbaşısı elindeki kağıt destesinden teker teker isimleri okumaya ve gideceğimiz birliklerin isimlerini açıklamaya başladı. Duyulan tek şey Şırnak, Hakkari, Tunceli, Bitlis, Siirt’teki çeşitli birlikler, Hakkari Dağ Komando, Bolu Dağ Komando ve Kayseri Hava İndirme Tugayları’nın isimleriydi. Yaklaşık 300 kişinin isminden sonra, benim ismim söylendi, hemen ayağa kalktım: Kara Kuvvetleri Destek Kıtaları Grup Komutanlığı – Çankaya, Ankara. Yani Kara Kuvvetleri Karargahıydı. Benimle birlikte herkes şaşırmıştı, ama neden oraya çıktığını hiç anlayamamıştım. Tatbikattan birliğe geri dönüş yolunda birçok arkadaşın tebrikleri yanında, “ulan sen de torpilliymişsin be!” gibi sataşmalara da maruz kaldım. Ama torpil dedikleri şey, sınavı yapan subayın elimden aceleyle alıp gittiği seviye tespit sınavımın sonuçlarıymış.

O kadar eğitimin sonunda, hem fiziki hem de manevi olarak her türlü göreve hazırken, kendimi Ankara‘da Kara Kuvvetleri Komutanlığı‘nda bulmuştum. Daha gelir gelmez, nizamiyedeki askerler hangi birlikten geldiğimizi, ne özelliğimiz olduğunu sormaya başlamışlardı. İngilizce sınavı dememle birlikte “tamam sen şeypçisin” demişlerdi. Yeni bölüğüme kayıt olana kadar “şeypçi” lafının İngilizce “shape” kelimesinden, daha doğrusu Belçika’da bulunan ve kısaltması S.H.A.P.E olan bir NATO karargahından geldiğini anlayamamıştım. Burası aslında birçok değişik eğitim birliğinden İngilizce sınavında başarılı olanların toplandığı bir yerdi. Her dönem yaklaşık 40 kişiye yakın uzun dönem er Kıta Karargah Bölüğü‘ne seçiliyor, iki ay boyunca sağlık taramasından, hakkında istihbarata kadar birçok aşamadan geçerek farklı ve daha profesyonel 3-4 seviye tespit sınavına giriyor. Tüm bunların sonunda başarı sıralamasındaki ilk 6-7 kişi Belçika’ya, diğer bir kısmı Romanya, Afganistan gibi yerlere, kalanlarda Türkiye’deki NATO üslerine dağıtılıyor. Listenin en başında yer alan ben ise diğer 6 arkadaşımla birlikte SHAPE’e seçildim.

SHAPE kelimesinin açılımı Supreme Headquarters Allied Power Europe, yani Avrupa Müttefik Kuvvetler Başkomutanlığı‘dır. Belçika’nın Fransa sınırındaki Mons kentinde kurulu olup NATO’nun askeri harekatlarının yönetildiği yegane yerdir. Genelde haberlerde NATO’yla ilgili bir durum varsa gösterilen Brüksel’deki NATO merkezinden farklı olarak burada herkes kamuflaj ve askeri üniformayla görev yapar. NATO’nun en güçlü ikinci ordusu konumundaki Türk Silahlı Kuvvetleri burada çoğu kurmay olmak üzere 45′e yakın seçkin subay ve 25 kadar eğitimli erbaşla katılmaktadır.

Buradaki Türk askerleri Askeri Polislik (MP), özel şöförlük, teknisyenlik ve yazıcılık gibi görevlerde yabancı askerlerle birlikte görev yaparlar. Tek kişilik veya iki kişilik odalarda kalır ve aylık düzenli maaş alırlar. Görev saatleri dışında üniforma giyilmesi gerekli değildir. Mutfak, duşlar ve tuvaletler ortak kullanılır, bunun dışında her şey kişiye özeldir. Sabah ve akşam yoklamaları sorumlu astsubayın kontrolünde yapılır. Bunun dışında askerler boş zamanlarında birlik içerisindeki alışveriş merkezine, spor salonlarına, futbol sahalarına, kafeteryalara veya herhangi başka bir yere gitmekte serbesttir. Birlik dışına çıkış sorumlu astsubayın izniyle mümkündür.

Benim de buradaki görevim Askeri Polislikti. Gece veya gündüz (bizim zamanımızda) 8 saati geçmeyen görev sürelerimiz vardı. Birlik giriş-çıkışlarında kimlik ve araç kontrolü, yaya devriye nöbetleri, karargah içi güvenlik, oda kontrolleri, araçlı devriye gibi bir sürü görevimiz olurdu. Bir bölük büyüklüğündeki SHAPE Güvenlik biriminin başında İtalyan bir binbaşı bulunuyordu. Alpha, Bravo, Charlie, Delta isminde takımlarımız vardı ve her takım yaklaşık 20 kişiden oluşuyordu. Mevcudumuz çokluk derecesine göre Amerikalılar, Türkler, Norveçliler, İtalyanlar, İngilizler, Almanlar, Hollandalılar, Belçikalılar, Litvanyalılar, ve Slovenlerden oluşuyordu. Emirleri Türk komutanlar yerine yabancılardan almak biraz garip ama Türkiye’ye göre çok daha kolaydı. Zira aralarında yetiştirilmiş en disiplinli askerler biz olduğumuz için gösterdiğimiz saygı takdirlerini kazanıyordu. Amerikan veya İngiliz askerlerinin generalleri dışında hiçbir üstüne selam vermediği, bizimde ise bir astsubayımızı bile gördüğümüz zaman selam verip, kendimize çeki düzen verdiğimiz bir ortamda bu zaten yeteri kadar dikkat çekiyordu.

Aslında burada askerlik yapmanın en güzel yanı diğer arkadaşlarımın hepsinin de aynı benim gibi insanlar olmasıydı. Çoğu yurtdışında kalmış, üniversiteyi bir sebepten yarım bırakmış, yaşları büyük ve kafa dengi insanlardı. Hemen her birinin başka enteresan bir özelliği vardı. Ve her ne hikmetse, neredeyse barakanın yarısı metal dinleyen askerlerden oluşuyordu. Şu ana kadar bir ilk! Herkesin odasındaki bilgisayarlar birbirine ağ ile bağlı olduğundan akşamları Battlefield, Age of Empires ve muhteşem Worms multiplayerları çeviriyorduk. Hemen herkesin kapısı açıktı, yemekleri beraber yapıp, beraber yiyorduk, koridorda top oynuyor, hatta kısa film bile çekiyorduk. Haftasonları izinlerimizde genelde kent merkezine ya da yakın kentlere gidiyorduk. Paris‘in 5 saat, Amsterdam‘ın 3 saat uzaklıkta olmasının verdiği avantajı da sonuna kadar kullanıyorduk. Hollanda’daki Blind Guardian konserine de böyle gitmiştik. Kısacası harika bir askerlik deneyimiydi, fakat sıradışı olmasını sağlayan verilen imkanlar olduğu kadar, askerlik yaptığınız insanlarda önemli olduğu için, sanırım o konuda şanslıydım. Harika çocuklardı.

Beraber askerlik yaptığımız insanların içinde asker arkadaşlarımız kadar emri altında bulunduğunuz komutanlar da çok önemlidir. Ve samimi söylemek gerekirse, zaten önyargılı olmayan biri olmama karşın, Türk subaylarının bu kadar iyi yetişmiş, bu kadar bilgili ve harika insanlar olduğunu daha önceden tahmin edemezdim. SHAPE’de bulunan komutanlarımızın çoğu kurmay subaylardı, dolayısıyla en iyi eğitimi almış ve seçilmiş insanlardı. Türkiye’nin birçok yerinde ve yurtdışında görevlerde bulunmuş, çok disiplinli ve çok iyi İngilizce konuşan kişilerdi. SHAPE neredeyse kendi içinde bir kent olduğu için hemen hepsi aileleriyle birlikte birlik içerisinde yaşıyorlardı. Ve NATO’nun birçok önemli biriminde görevliydiler.

Bize davranışlarına gelirsek, bir komutandan çok sanki ağabey şeklinde yaklaşımları vardı. Zaten aramızda bunu suistimal edecek asker olmadığından olabildiğince yakın davranıyorlardı. Tabi Türk Ordusunun kurallarını orada da devam ettirdiğimizden, ne biz, ne de komutanlar disiplini elden bırakmıyorduk. Bununla beraber her fırsatta hatırımızı, ihtiyacımız olup olmadığını soruyor, bir problem olduğunda hemen aramamızı söylüyorlardı. Bilgisayar sorunları olduğunda onlarında ilk aradığı yer Türk barakası olduğu için bazı komutanlarımızla çok içli dışlı olmuştuk. Haftasonları futbol maçlarında da komutanlar ve askerler karışık oynuyorduk. Ramazan sırasında ise bizden önceki dönemdeki Tümgeneralimizin verdiği bir emirle her gün iftar vaktinde sırayla birkaç komutanımız barakaya yemek getiriyordu (askere gitmeyenlere pek bir şey ifade etmeyebilir ama normalde görev şartlarında karşınızda pek göremeyeceğiniz Kurmay Albay ve eşinin size tencerelerle yemek taşıdığını gözünüzün önüne getirin). Burada amaç yemeğini kendi hazırlayan askerlerin en azından Ramazan ayı boyunca ev yemeklerine hasretini gidermekti. Ve sanırım düşündüklerinden çok daha fazla hayır duamızı alıyorlardı. Kısacası asker arkadaşlarım gibi komutanlarım da harika insanlardı.

Buradaki askerliğin ordu kuralları açısından Türkiye’dekinden hiçbir farkı yoktu. İzin günlerimiz aynıydı, izin istendikten ve onaylandıktan sonra her yere gidebiliyorduk. Türkiye’ye veya başka ülkelere gittiğimizde bu izinden sayılıyordu. Ben bu şekilde 15 günlüğüne Almanya’ya kuzenlerimin yanına gittim. Diğer arkadaşlarımın aileleri, nişanlıları Belçika’ya geldiler; aynı Türkiye’deki gibi arkadaşlarım “evci” izniyle dışarıya çıkabiliyordu. Özellikle aileler gelirse, komutanımız izin konusunda oldukça anlayışlı oluyordu.

SHAPE’deki görevimiz sadece bulunduğumuz yerle sınırlı da kalmıyordu. Mesela NATO ziyaretine gelen Genelkurmay Başkanlarımız için koruma görevimiz oluyordu. Ben böyle bir görevde diğer dört arkadaşımla birlikte bizim zamanımızdaki Genelkurmay Başkanımız Org.Hilmi ÖZKÖK‘ün korumalığını yaptım. Yaklaşık bir hafta süren ziyaretlerinde bizde konutta kalıyor, diğer birçok profesyonel korumayla birlikte gece-gündüz konut güvenliğini sağlıyorduk. Paşa’nın kendisiyle de bir kez sohbet etme fırsatım oldu ve kendisinin hiç beklemediğim şekilde çok iyi bir bilgisayar bilgisine sahip olduğunu gördüm. Aynı şekilde Org.Yaşar BÜYÜKANIT‘la da bir araya gelme fırsatımız oldu.

Evet, ne düşüncelerle gittiğim askerlik karşıma neler çıkardı. Komando olmak ve Güneydoğu’da görev yapmak istiyordum, bununla birlikte her zaman yurtdışında seferi bir askeri birlikte görev yapmak nasıldır diye merak ediyordum. Askere giderken enişteme şakayla karışık “sana en üst komutanlarla fotoğraflarımı göndereceğim” diye şakalaşmıştım. Güneydoğu’da hizmet hariç bu dediklerimin hepsi oldu (fotoğrafları da gönderdim). Bu 15 ay süresince gerçekten de sıradışı deneyimler yaşadım, askerlik anılarını detaylı anlatmaya çalışsam herhalde bir cep kitabını doldurur.

Eğer askere yeni gidecekseniz ve İngilizcem çok iyi diyorsanız, bu bahsettiğim seviye tespit sınavları hemen her er eğitim birliklerinde yapılıyor. Ama yurtdışı için tek kriter kesinlikle İngilizce değil, tüm özgeçmişiniz, nitelikleriniz ve tabi ki sağlık durumunuz göz önünde bulunduruluyor. Kısacası Türk Ordusu’nu iyi temsil edebilecek erleri seçmeye çalışıyorlar. Denemek isteyenlere ve şu an bu eğitimin içinde olanlara iyi şanslar diliyorum. Tüm silah altındaki arkadaşlara da hayırlı teskereler.